İbrahim Gündüz, Köşe Yazarları

“TÜRKLER GELİYOR”

turkler-geliyor

Yazının başlığı geçen hafta vizyona giren ve Fatih Sultan Mehmet’in akıncı birliklerinin kahramanlıklarını konu alan filmin adını taşıyor. Milli Eğitim Bakanlığı bir çok sahnesinden kan damlayan bu filmi bütün öğrencilerin izlemesini istiyor. Aslında son dönemde moda olan Osmanlı İmparatorluğu kurucularını ve padişahlarını konu alan diziler-filmler zincirinden bir halka. Kılıç gücüyle fethedilen topraklar, hadleri bildirilen kötüler, krallar ve kahraman Türkler.                                                                                                                        

Hiç Bir Toplum Ak Değildir

Her ülke, her toplum bu türden kahramanlık hikayelerini mitleştirir. Senin, “Adalet dağıtıyorum” diye üç kıtada at koşturman bazıları için, “İstila ve barbarlık” olarak görülebilir. Senin “Çöküş ve arkadan hançerlenme” diye nitelendirdiğin olaylar başkaları için kahramanlık hikayeleri olabilir. Birilerinin, “Amerika’nın keşfi” dediği tarihin bir dönemini başkaları, “Yerlilerin katliamı” olarak görebilir. İnanın bana bu ne bir tartışma konusudur ne de haklılık, haksızlık. Tarihi yargılamaya kalkarsanız hiçbir ülke, hiçbir ulus, hiçbir toplum ak değildir. İnsanoğlu’nun dünya üzerindeki katliamları ve haksızlıklarının tarihi on binlerce yıl öncesine gider. Daha dün ABD ve müttefikleri Irak’a, “Demokrasi getirmek!” iddiasıyla gelmediler mi.

Tuzak Kuran Homo Sapiens

Neandertal insan yer yüzünden silindi. Çünkü Homo Sapiens yani Düşünen İnsan, Neandertalleri kendisine tehdit olarak gördü. Homo Sapiens, Neandertalden daha akıllı, daha organize ve tuzak kurma becerisine sahipti. Yaşam hakkı tanımadı. Aynı kendi yaşam sahasında aslanlara, kaplanlara, ayılara, timsahlara tanımadığı gibi. 

Okyanuslar insanoğlunun ayak basmasıyla hızla çoraklaşan, “Cennet ada” hikayeleriyle doludur. İlk kez ayak basılan kara parçalarındaki habitatın yok edilmesinden, daha gelişmiş silahlara sahip olan insanların ok ve yay kullanan toplumları yok etmesi ve köleleştirmesine kadar düzinelerce örnek verebiliriz. Güney ve Kuzey Amerika’daki milyonlarca yerlinin 1400’lerden başlayarak katledilmesi, Avustralya’daki aborijinlerin başına gelenler en bilindik hikayelerdir.

Japon Subayların Tecrübe Eksikliği

1930’larda Japonya’nın genç subaylarının en büyük eksiklerinden biri, dürüst, gerçekçi, ihtiyatlı öz değerlendirme için gerekli donanıma ve tarihsel tecrübeye sahip olmamasıydı. Çin, Rusya, Kore ve okyanus adalarının işgal girişimleri ve ardından ABD’nin Pearl Harbour donanma üssüne yapılan baskın. Sonuç Japonya için felaket olmuştu.

Bugün Japonya’da sosyal statü, veraset ve aile bağlarına değil eğitime dayalıdır. Yani iyi bir eğitim almışsanız her şey olabilir, her şeyi kazanabilir, her yerde çalışabilirsiniz. Tıpkı Türkiye Cumhuriyetini kuranların benimsedikleri bir ilkeydi bu. Köy enstitüleri bunun için kuruldu. İşte bu ilke sayesinde Anadolu’nun bir köyünden çıkan Çoban Süleyman Dokuzuncu Cumhurbaşkanı, Karadeniz’in bir köyünden çıkan Ahmet Erdoğan’ın oğlu Recep Tayyip Erdoğan da On İkinci Cumhurbaşkanı olabildi. Ve ne acıdır ki bugün Türkiye, kendilerini zirveye taşıyan bu sisteme düşman olan insanlar tarafından yönetiliyor.

Denizlerdeki Yaşam Ormanlara Bağlı

Japonlar bugün teknoloji, bilim konusunda dünyadaki lider ülkelerden birisi. Bunun yanı sıra doğal kaynakları kutsal mabetler gibi koruyan bir ülkedir Japonya. Japon yüzölçümünün büyük bölümü ormanlıklar ve dağlardan oluşmaktadır. Bu bereketli topraklardan gelen akışlar, Japon nehirlerini ve kıyı sularını beslediği için balıklar, kabuklu deniz hayvanları, yenilebilir yosunlar ve diğer deniz ürünleri boldur. Bütün denizlerde ve okyanuslarda ırmak ağızları, dere ağızları balıklar ve deniz canlıları için yaşamsal öneme sahiptir. Irmakların ve derelerin taşıdığı organizmalar, mineraller ve envai çeşit maddeyle beslenirler. Katledilen ormanların ve siyanürle, sülfirik asitle ve çeşitli kimyasallarla zehirlenen toprakların sonuçta nehirleri öldüreceğini ve bu nehirlerin taşıdığı bereketli organizmalardan yoksun kalan deniz canlılarının soyunun tükeneceğini çoğu kimse düşünmez, düşünemez. 

Hayalci Wilhelm

İnsanlar ve toplumlar açısından önemli olan önce bilgi sahibi olmak ve sonra da o bilgiyi dürüstçe değerlendirmektir. Gerçekçi yaklaşımlarıyla tanınan Bismarck, Almanya’yı birleştirme hedefine ulaşmıştı. Duygusal açıdan değişken bir hayalci olan İmparator İkinci Wilhelm’se, gereksiz yere düşman yaratmış ve Almanya’yı kaybedeceği Birinci Dünya Savaşı’na sokmuştur. Ondan daha zeki ve daha kötücül olan Hitler, baştaki başarılarını Sovyetler Birliği’ne saldırarak ve halihazırda Sovyetler Birliği ve Britanya ile savaş halindeyken, ABD’ye de savaş ilan ederek yok etmiştir.                

Bu coğrafyada daha dün dünyaya ve emperyalistlere akılsızca meydan okuyarak hem kendilerini hem de ülkelerini ateşe atan Saddam ve Kaddafi gibi liderlerin acı sonuna tanık oldu. Arkalarında bıraktıkları paramparça olmuş ülkeleri, açlık ve sefalet içindeki halklarının yaşadıklarını sayfalarca yazabiliriz.

Königsberg-Kaliningrad

Almanya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin gerçekleştirdiği katliamlarla yüzleşmiş, özür dilemiştir. Almanya kendine yapılan haksızlıkları değil kendi yaptığı katliamları hatırlayarak tekrar aynı acıların yaşanmaması için akılcı bir yol izlemektedir. Konrad Adenaur’un Avrupa Birliği’nin temelini atması, Willy Brandt’ın Polonya’da dizlerinin üzerine çökerek özür dilemesi ve Doğu’da kaybettikleri topraklar üzerinde bir hak iddia etmemesi. Bugün Kaliningrad, Rusya’nın Rusya’yla kara bağlantısı olmayan, Litvanya ile Polonya arasında Baltık Denizi kıyısında bir toprağıdır. Bugünün Kaliningrad’ı Königsberg adıyla 700 yıl Almanya toprağıydı. Tarihte Alman Doğu Prusya Eyaleti’nin başkentiydi. İstese, “Polonya Danzig şehrimi (Bugünkü Gdansk), Rusya Königsberg şehrimi işgal etti” diyemez mi? Parası var, gücü var. Ama Almanya’yı yönetenler geçmişte bu siyasetin ülkelerini nerelere sürüklediğini, neleri kaybettirdiğini iyi biliyor. Milliyetçi damarlara seslenmek, bu damarları beslemek belki birilerinin kısa vadeli siyasal çıkarlarına hizmet edebilir. Büyük başarılar sağlıyor gibi görülebilir ama genellikle sonuç felakettir. Almanlar çok büyük acılardan sonra bunu yer yüzünde en iyi bilen uluslardan birisidir.

Kazanırken Kaybetmek

Daha dün Almanya siyasetinde çok önemli bir tartışma yaşandı ve bizim siyasetçilerin anlaması çok zor bir adım atıldı. Thüringen eyaletindeki seçimi kazanan FDP’nin adayı istifa etti ve yeniden seçim kararı alındı. Çünkü seçimleri, “Etik olmayan” bir yolla kazandığı için ne kendi partisi ne de Alman siyaseti bu seçimi kabul edemedi.  Almanya’nın Thüringen eyaletindeki seçimlerde Hür Demokrat Parti FDP’nin adayı Thomas Kemmerich “aşırı sağcı” Almanya İçin Alternatif partisi AFD’yle anlaşıp iktidardaki Merkel’in partisi CDU’nun da desteğiyle eyaletteki seçimleri kazandı ve Başbakan oldu. FDP’nin adayının eyaletteki sol partiye karşı aşırı sağcı bir partinin ve iktidardaki Merkel’in partisi CDU’nun desteğiyle seçimi kazanması hem Almanya’da hem de bu parti içinde büyük tepkilere neden oldu. Yani FDP yönetimi bu seçim galibiyetini kabul etmedi. Böyle kazanmaktansa kaybetmeyi yeğleriz dediler ve kazanan adaylarını istifa ettirdiler. Seçim kazanmak için bir uçtan diğerine savrulan siyasetçiler için anlaması zor bir durum.

Finlandiya’nın Gerçeği

Finlandiya’nın unutulmaz başkanlarından Kekkonen, “Fin dış politikasının temel görevi, ulusumuzun varlığını Finlandiya’nın jeopolitik çevresine egemen olan çıkarlarla uzlaştırmaktır.”           Bu cümle kafanızı karıştırmış olabilir. Özünde bir ülkenin kendi jeopolitik çevresiyle yani komşularıyla uyum içinde bir politika izlemesi gerektiğini vurguluyor. Neden mi? Çünkü Finlandiya İkinci Dünya Savaşı sırasında güçlü sınır komşusu Rusya tarafından işgal edildi. Bu işgale karşı direnen Finlandiya büyük acılar çekti. Nüfusunun üçte birini Rusya’yla olan savaşında kaybetti. İkinci Dünya Savaşı bitince de Finlandiya’yı yönetenlerin en büyük önceliği her zaman komşuları Rusya’yla uzlaşmaya ve anlayışa dayalı bir dış politika izlemek oldu. Her zaman karşılıklı güven verdiler. Finlandiya istese bir noktadan sonra arkasına Batının desteğini alarak Rusya’ya meydan da okuyabilirdi ama yapmadı. Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olmanın kendi çıkarına olduğunu gördü.

Sürükleniyoruz

Bu cumhuriyeti kuranların, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sloganıyla aslında ne demek istedikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü onlar tecrübeliydi, çünkü onlar büyük acılar çekmiş ve o acılardan büyük dersler çıkarmış tarih bilincine sahip bir kuşaktı. Komşularının iç işlerine müdahale edersen, hele hele emperyalistlerin oyunlarının bir parçası olursan bedelini ağır ödersin. Şu anda bizim ödediğimiz gibi. Milyonlarca Suriye’li ülkemizde ve her gün şehitler veriyoruz. Üstelik kiminle ve ne için savaştığımızı bilmeden. Ve her gün birilerine efelenerek, tehditler ederek bir yerlere sürükleniyoruz. 

En Kötü Yönetim

Zaman zaman demokrasi konusunda hepimiz bazı sorgulamalar içine giriyoruz. Özellikle de ülkemizde ve dünyada büyük hayal kırıklığı yaratan liderleri görünce. Tarih, toplum ve ekonomi bilinci olmayan insanların milyonlarca insanın hayatıyla nasıl oynadığını görünce ve bunun adına da demokrasi denince insanın bazen isyan edesi geliyor. Hırsızlığın, talanın, yozlaşmanın “demokrasi” denilerek meşrulaştırılmasına dayanamıyor insan. Çok bilinen bir örnektir ama yeri gelmişken tekrarlamak istiyorum. İngiltere’nin dünyaca ünlü siyaset adamı Winston Churchill, demokrasinin dezavantajları hakkındaki bildik yakınmaları dile getiren birine yanıt olarak, demokrasinin, geçmişte herhangi bir zamanda denenmiş tüm alternatif yönetim biçimlerini saymayacak olursak, hiç şüphesiz en kötü yönetim biçimi olduğunu söylemiştir. Yani örneğin Hitler, Mussolini, Stalin, Pinochet yönetimlerini aklına getirirsen demokrasi yine de bütün eksikliklerine rağmen iyi bir yönetimdir.

Bir demokraside yurttaşlar, iktidarda olan yönetim anlayışına zıt bile olsa her türlü fikri ortaya atabilir ve tartışabilirler. Tartışmalar ve protestolar, en iyi olabilecek fikri ortaya çıkarır. İşte bu nedenle ABD Vietnam’daki yanlışından dönebildi. İşte bu nedenle Almanlar 1941’de Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgal etme ve ardından zaten Britanya ile savaş halindeyken ABD’ye karşı da savaş ilan etme kararını sorgulama fırsatı bulamadılar.

Ümitsiz ve Öfkeli Kitleler

Dünyada her ülkede her toplumda aşırılıklar ve çatışmalar yaşanabilir. Bu durum ne bir ülkeyle ne bir dinle ne de coğrafyayla sınırlı. Katliam ve çatışma haberleri sık sık bulunduğumuz coğrafyaya aşina olsa da ABD’li Timothy McVeigh 1995 yılında Oklahoma City’de bir kamyon bombasıyla 168 kişiyi öldürdü. 2011 yılında Norveçli Anders Behring Breivik bir bomba ve silahlı çoğu çocuk 77 kişiyi öldürdü, 319 kişiyi yaraladı. Öte yandan o teröristler yalnız başlarına çalışan deli bireylerdi ve yaygın destek almadılar. Zira pek çok Amerikalı ve Norveçli onlara destek olacak denli ümitsiz ya da öfkeli değildi. Nüfusun çoğunluğunun ümitsiz ve öfkeli olduğu yoksul ülkelerdeyse teröristlere hoşgörü ve destek sergilenebiliyor.

Toprak, Su ve Hava

Bugün dünyanın en büyük sorunu kaynakların vahşice ve düşüncesizce kullanılması. Toprak, su ve hava canlıların yaşamı için en değerli üç şey. Bunlar olmadan yaşam yok. Bu kadar net. Ama dünyadaki dengesizlikler ve tüketim çılgınlığı dünyayı ve ülkemizi yaşanmaz hale getiriyor. Ne olursa olsun tüket, ne bulursan sat, ne pahasına olursa olsun para kazan mantığı ülkelerimizi bitiriyor. Karadeniz’in Fatsa’sında altın çıkaracağız diye ormanların, fındık bahçelerinin yok edilmesi, suların zehirlenmesi gibi. Kazdağları, Çaldağı, Murat Dağı ve daha yüzlercesi yok edilmek ve katledilmek üzere sıraya girmiş. Zaten orman ve tarım sorunları yaşayan bir ülkede var olan tarım alanlarına ve ormanlarına gözümüz gibi bakmamız gerekirken birileri karanlık odalarda, harita başlarında katliam fermanlarına imza atabiliyor. Topraklarını, sularını korumak isteyen vatandaşlar karşılarında birden bire jandarmayı, polisi buluyor.

Birinci Dünya Masalı

Gelişmekte olan ülkelere, dürüst yönetim ve serbest piyasa ekonomisi gibi iyi politikaları benimsemeleri halinde onların da bugünkü Birinci Dünya gibi (ABD, Kanada, Avrupa, Avustrulya, Japonya gibi) olabileceği masalı anlatılıyor. O vaadin tamamen imkansız olduğu ve tam bir balon olduğu aklı başında herkes tarafından dile getiriliyor artık. Bugün Yedi buçuk milyarlık dünyanın sadece bir milyarının faydalandığı Birinci Dünya yaşam tarzını desteklemekte bile zorlanıyoruz. Birinci Dünya ülkeleri yani dünya üzerindeki bir milyar insan, Altı buçuk milyarın tam 32 misli bir tüketim yapıyor. Geri kalan Altı buçuk milyarın da bugün tükettiğinin 32 misli tükettiğini varsayarsak birkaç dünyaya daha gereksinimimiz olacak.

Türkler Gidiyor

Tekrar başa filmimize dönelim, “Türkler Geliyor.” Türkler geliyor ama nasıl? İşte esas yanıtlanması gereken soru bu. Bugün Türkler ülkelerinde mutsuz ve işsiz. Bu yüzden Türkler gerçekten gidiyor. Avrupa’ya gidiyor, Amerika’ya gidiyor, Kanada’ya, Avustralya’ya. Daha iyi bir yaşam, daha iyi çalışma şartları umuduyla gidiyor, gitmek istiyor. Bugün Türklerin pırıl pırıl beyinleri ülkesinin dışında Birinci Dünya ülkelerinde yaşam hayali kuruyor. Daha özgür, daha medeni ve kurumların ve kuralların egemen olduğu bir ortamda yaşamak istiyor. Devamlı gerilim, devamlı çatışma kültüründen Türkler de dünyadaki bütün halklar da bıktı artık. 

Türkler ne yazık ki gelmiyor gidiyor artık. İşte esas verilmesi gereken savaş o giden Türklere sahip çıkmak olmalıdır. Bin bir güçlükle yetiştirdiğiniz kendi ülkelerinizin gençlerini başka ülkelere kaptırıp sonra da başka ülkelerin yoksullaştırılmış, yerinden yurdundan edilmiş, eğitimsiz insanlarını şehirlerinize, sokaklarınıza doldurmanız akılla, izanla açıklanamaz.

Beyinlere ve Ormanlara Sahip Çıkmak

Bugün dünyadaki en büyük savaş beyinlere sahip çıkma, beyinleri koruma ve geliştirme savaşı. Bugün dünyadaki en büyük savaş tarım alanlarına, ormanlara, sularına sahip çıkma savaşı. Bugün dünya üzerinde her yerinden tarih fışkıran, doğası, denizleri, dağları ve ovalarıyla her yerinden umut ve gelecek vadeden bir ülke bu kadar kötü yönetilemez. Yönetilmemeli. Bir turizm ülkesi her önüne geleni efelenemez. Bir tarım ülkesi çiftçilerini yok eden ithal politikalar uygulayamaz. 

Bu ülke ayakta kalabilmek için, denizlerindeki, ırmaklarındaki balıkları besleyebilmek için ormanlarını korumak zorunda. Bir azınlığın yaranına, milyonların zararına olan madencilik anlayışı derhal terkedilmeli. Tarım alanlarını, ormanları, suları tehdit eden madencilik projelerinden derhal vazgeçilmeli. Seyahat etmeyi çok seven ve 13-15 uçak filosuna sahip olan bu ülkeyi yönetenler acilen kendilerine Japonya’ya turlar düzenlemeli. Bir ülkenin ormanlarına nasıl sahip çıktığını görmeli.

0 Comments

Reply your comment

Your email address will not be published. Required fields are marked*